Assassin’s Creed Origins inceleme

Assassin’s Creed serisinin acil bir değişikliğe ihtiyacı vardı. Bunda hepimiz hemfikirizdir herhalde? Önce Unity faciası, sonrasında da tembel ve korkak Syndicate’la, bir zamanlar Ezio’nun hikâyesiyle kalbimize dokunan bu seri tarihin tozlu sayfalarına karışmak üzereydi. Origins bu devasa seri için çölde bulunan bir vaha etkisi yaratmış. Hani böyle, içinde buz gibi soğuk suyun aktığı bir şelale bulunan vaha etkisi hem de.

Bu seriyi yıllar boyunca basitleştiren en önemli faktör korkaklığıydı. Hep aynı hikâyeler, aynı görev yapıları ve aynı dövüş sistemi. Ubisoft, Origins’le yaptıkları irili ufaklı değişiklikler Assassin’s Creed isminin birkaç yıl önce sahip olduğu kültürel kaşesini geri kazandırttı. Oyunun tasarımıyla ilgili verilen akıllı kararlar, Antik Mısır’daki 40 saatlikmaceramda bir dakika bir sıkılmamama ve oyun bittiğinde daha fazlasını aşermeme neden oldu.

Bir yanda Altair ve Connor gibi kütük karakterler (bu onlar kötü demek değil, sadece eğlendirici kişilikleri yok demek), diğer yanda da Edward ve Jacob gibi kantarın topuzunu kaçıranlar. Assassin’s Creed serisi ana karakterlerin kişiliklerini oluştururken bir türlü orta yolu bulamadı. Ta ki Bayek’e kadar. Kendisi bir Medjay, yani görevi Firavun Ptolemy’yi ve Mısır halkını korumak. Aslında o da kâğıt üzerinde çok basit bir intikam hikâyesinin kurbanı: Gölgelerde iş gören ve genç Firavun Ptolemy’yi istedikleri gibi kullanan Order of the Ancients (OofA) adındaki bir birlik Bayek’in çocuğunu öldürür. Sonrasında gelişenler tahmin edebileceğimiz gibi: Bayek OafA’ın üyelerinin kimliklerini öğrenmeye ve hepsini teker teker öldürmeye başlar. İncelemelerimi takip edenler bilecektir, yazılarımda hikâyeden bahsetmeyi hiç sevmeyen biriyim. Onun için Assassin’s Creed serisinin imzası hâline gelen günümüz hikâyesinden hiç bahsetmeyeceğim. Bu sekanslar eski oyunlardaki gibi hikâyenin önemli bir parçasını oluşturmuyorlar, daha çok sos görevi görmekteler.

Bu kâğıt üzerinde o kadar dandik bir hikâye ki; kendimi oyunun 20. saatinde “şu yan görev bitsin de bir an önce ana göreve girişeyim!” derken bulduğumda büyük bir şaşkınlık yaşadım. Evet, uzun yıllardan beri bir Assassin’s Creed hikâyesini umursuyordum! Bunun aslında iki sebebi var: Ama en önemlisi Bayek’in kendisi. Dedim ya hani, Ubisoft bu sefer ortayı bulabilmiş diye. Bayek normalde kendisine verilen hikâyeyle kaşları her daim çatık ve intikam yolunda depar atarak ilerleyen bir adam olması gerekirken, hayatın küçük detaylarında zevk bulabilen ve espri anlayışı olan biri olmuş.

Assassin’s Creed: Origins’i gamepad’i elimden bırakmadan saatlerce oynamamın ikinci sebebi de Mısır. Ah sevgili Oyungezerler, Origins’in dünyası o kadar kusursuz olmuş ki… The Witcher 3’deki eğitim bölümü White Orchard’dan esinlenen Siwa kasabası, oyuna alışmam için bana gereken her şeyi verdi: Avcılık yaptım, yan görevlere girdim, yeni silahlar buldum. Fakat hiçbir şey beni, 3 saatin sonunda ilk büyük suikastımı yaptıktan sonra yaşayacağım şoka hazırlayamazdı. Eğitim bölümünden çıkıp, açık dünyaya geçtiğimde karşımdaki devasa harita çenemin parkeyle temas etmesine neden oldu. Ben de tabii alaycı bir kişi olarak şunu düşündüm “bu haritanın yarısı bomboştur,” Hah! Fakat Origins beni sağdan gösterip soldan vuran bir boksör gibi şaşırttı. Haritanın yaklaşık %20’lik çöl kısımları dışında -ki onlar da kendilerine has bazı özel görevlere ev sahipliği yapıyorlar- geriye kalan %80’lik bölümü ağzına kadar dolu.

İskenderiye, Mempis, Gize gibi büyük şehirlerin yanında, irili ufaklı bir sürü kasaba kendilerine ait mimari yapıları ve dokularıyla Origins’in haritasında yer almakta. Yunan kültürünün etkisindeki şehirlerde Zeus’un tapınaklarını görürken, Roma etkisiyle değişmeye başlamış kasabalarda arenalar görmeye başlıyorsunuz. Oyunun geçtiği Milattan Önce 50 yılı, Mısır İmparatorluğu’nun eski gücünün gölgesinde olduğu bir dönemi ele alıyor. Önce Yunan, sonra da Roma etkisiyle hem mimari yapısı hem de genel havası büyük bir değişime uğrayan şehirler olağanüstü bir detayla oyuna aktarılmış durumda. Biraz içlere gittiğinizdeyse Mısır’ın unutulmaya yüz tutmuş tarihini görebiliyoruz. Piramitler, Büyük Gize Sifenks’i gibi bu kadim topraklardaki değişikliklere göğüs germiş birçok yapı, aynı şekilde sırtlarındaki kırbacı tutan el değişse de her daim acı içinde yaşayan Mısır halkı gibi güçlü bir şekilde yerlerinde durmaktalar.

Ama o kadar yıl geriye gidip Mısır’a sadece etrafı gezmek için gelmedim. Bir yandan oyunun delilik boyutundaki haritasını yavaş yavaş açıp karşıma çıkan her kasabayı büyük bir hayranlıkla izlerken, bir yandan da yan görevleri topludım. 1, 3, 10, 20, 50… Origins’de ne ararsınız bilmiyorum ama yan görev aramayacağınız kesin. Oyundaki onlarca yan görev ve muhteşem bir şekilde tasarlanmış yerleşim bölgeleri bana biraz The Witcher’ı andırdı. Her ne kadar yan görevler, Geralt’ın kendini bulduğu ilginç durumların yanına pek de yaklaşamasa da Origins’in çok iyi yaptığı bir şey var, o da bu topraklarda yaşayan sıradan insanların sıradan yaşamlarından kesitler sunması. Ptolemy ve kardeşi Kleopatra arasındaki mücadele, Yunanların Mısırlılardan daha önemli yere gelmeleri, son yıllarda etkin olmaya başlayan Roma kültürü ve bunların arasında sıkışmış insanların kültürel, dini ve manevi karmaşaları ustalıkla anlatılmış. Icarus’un heykeli çalındığı için kendini yerden yere vuran bir Mısırlı kadın ve Savaş Arabası yarışlarına girebilmek adını ve Tanrılarını değiştirip Romalı olmaya çalışan bir Mısırlı adamın hayat mücadelesi, ben burada onlar hakkında ne kadar yazsam da anlatamayacağım derinliğe sahip yan hikâyelere ev sahipliği yapmakta.

Değişimden bahsettim ya hani, bunun ilk rüzgarlarını oyunun elden geçirilmiş envanter sisteminde görebiliyoruz. Antik Mısır’daki yolculuğunuz her anında sağdan soldan fırlayan yeni silahlar ve kalkanlar, Bayek’in intikam yolunda daha da güçlenmesine yardım ediyor. Bir yandan Diablo-vari, renkli loot bulurken bir yandan da favori silahlarınızı demircide geliştirebiliyorsunuz. Her ne kadar satın alabileceğiniz kostümlerin istatistik olarak Bayek’e bir katkısı olmasa da avcılık yaparak topladığınız deriler ve eski silahlarınızı kırarak ele geçirdiğiniz değerli taşlarla genel silah gücünüzü, ok hasarınızı ve dayanıklılığınızı artırabiliyorsunuz.

Bir Ubisoft oyunundan bekleneceği üzere harita aktivitelerle dolu. Yıllarca yıldır kapalı kalmış mezarlara girebiliyor, Ptolemy’nin heykellerini kırabiliyor, yarışlara katılabiliyor ve gladyatör arenasında kendinizi ispat etmeye çalışabiliyorsunuz. Güzel değişikliklerden biri de burada saklı. Ubisoft’un oyunlara koyduğu ek görevler genellikle ana hikâyeden kopuk, kendi ayakları üstünde duramayan bir yapıya sahip olsalar da Origins aktivitelere verdiği özenle bu durumun önüne geçebilmiş. İşte ben de Ubisoft’tan bunu istiyorum. The Witcher ya da GTA serisini en üstün de üstü yapan şey de bu. Örneğin oyundaki Savaş Arabası yarışları bomboş bir şekilde de sunulabilirdi ama Ubisoft bu sefer biraz daha özenerek ortaya ufak bir arka plan hikâyesi yerleştirmiş ve Bayek’in neden bu yarışları kazanıp kendini ispat etmek isteyeceğini çok güzel bir şekilde sunabilmiş.

Değişimden nasibini alan bir diğer kısım da dövüş mekanikleri. Serinin dövüş sistemi, Unity’le birlikte farklı bir şekilde girse de üzerindeki basitlikten bir türlü kurtulamamıştı. Oyun çıkmadan önce konuşan yapımcılar, Origins’in dövüş mekaniklerini baştan tasarlarken The Witcher 3 ve Dark Souls serisinden ilham aldığından bahsediyorlardı. Her ne kadar bu ifadeyi anlasam da Fransız arkadaşlarıma bu konuda katılamayacağım. Evet, dövüşler artık çok daha aktif ve akıcı. Bir yandan kalkanı kontrol ederken, diğer yandan Geralt-vari ani hareketlerle sağa sola kayıyorsunuz. Hızlı ve ağır saldırılarınızın var. Kalkan kırmak için ağır saldırıyla düşmanı açıp, hafifle bir iki defa vurduktan sonra geri çekiliyorsunuz. Önceki oyunlardan daha iyi bir sistem ama hâlâ tam istenilen düzeyde değil. Düşmanlar size kilitlendiklerinde saçma sapan hareketler yapmaya başlıyorlar ya da sadece atak animasyonu Bayek’inden yarım saniye daha iyi olduğu için sizi kenara çekip ölene kadar stun-lock’layan elemanlarla kapışmak durumunda kalıyorsunuz.

Çok ilginç değil mi aslında? Bir Assassin’s Creed oyunundan bahsederken önce aktif dövüş sisteminden dem vurdum. Ama yapacak bir şey yok, bu serinin suikastçı olma hissi yıllar önce kalbinden sökülüp atılmıştı. Origins’de de durum pek farklı değil. Her ne kadar gizlilik kullanarak düşmanları öldürebiliyor olsanız da bir süre sonra kılıç kalkanı çıkarıp düşmanla direkt olarak kapışmak görevleri kısa bir sürede bitirmek için daha ideal oluyor. Etrafınızda sizden fazla seviyeye sahip üç-dört düşman toplaşmadığı zaman da tüm Mısır’ı kan gölüne çevirme yolculuğunuzu engelleyecek birisi olmuyor. Origins’le Assassin birliğinin başlangıcına gittiğimiz için Bayek’in oyunu başında gizli bıçağı bile yok. Birkaç saatlik oynanışın ardından gelen bıçak, oynanış adına da çok fazla bir şey değiştirmiyor. Düşmanların kafalarına vuracağımıza, arkadan bıçaklıyoruz sadece.

Hem loot sistemi, hem de değişik yan görevlerle birlikte Origins, Assassin’s Creed serisini biraz daha işin rol yapma kısmına taşıyor. Diyaloglarda ne cevap vereceğimizi seçemiyoruz ama elimizin altında bir ton seviye puanı ve harcanacak beceri var. Hunter beceri ağacı daha çok yay ve gizlilik üzerine odaklanırken, Warrior ağacı gizliliği sevmeyen daha “açık” olmak isteyen oyuncular için tasarlanmış. En sağdaki Seer kısmıysa, düşmanları zehirlemek, bomba atmak ve tuzak kurmak üzerine kurulu. Seviye atladıkça kazandığınız seviye puanlarını istediğiniz ağaca harcayabiliyorsunuz. Ben bir ağaca sadık kalıp sadece oraya puan vermenin herhangi bir artısını göremedim, zira üç tarafında da kendine has güzel becerileri var. Tavsiyem iyice dallanıp budaklanmanız ve oynanış tarzınıza uygun becerileri seçmeniz yönünde.

Ben her ne kadar Origins’i PS4 Slim’de bitirmiş olsam da, oyunu PC ve PS4 Pro’da da deneme fırsatım oldu. PS4’deki yükleme süreleri adama cinnet geçirten cinsten. İyi bir harici hard diske yüklü Origins’de bir bölgeden diğerine hızlı yolculuk yapma süresi bazen iki-üç dakikayı bulabiliyor. Oyunun açık dünyasını ve etrafa serpiştirilmiş görevlerini düşündüğümde herhalde 40 saatimin 2-3 saatlik kısmını sadece yükleme ekranında geçirmişimdir. Kötü performans da cabası. Büyük şehirlerde fps’nin 20 civarına kadar düştüğünü hissedebiliyorsunuz. Fakat iş PS4 Pro’ya geldi mi değişiyor. Origins Pro’nun gücünü sonuna kadar kullanıyor ve 4K 30 fps’de muhteşem bir görsellik sunuyor. PC performansıysa tamamı ile işlemci gücünüze bağlı. Evdeki 980ti ve i7 6700K’lı makinemde yüksek ayarlarda 50-60 fps arası gidip geldim. Zayıf bir işlemci daha düşük fps oranlarına neden olabilir.

Mağazadan gerçek parayla satın aldığınız Helix kredilerinizle efsanevi silahlar, oyun içi para, kostümler ve beceri puanları alabiliyorsunuz. Ben oyun içi dengeleri bozmadıkları sürece mikro-ödemelere karşı değilim. Origins’de satın alabileceğiniz şeyler “zamandan çok param var,” diyen insanlar için tasarlanmış booster tadındalar. 40 saatlik oynanışım boyunca bir kere bile ayrıca para verip karakterimi ilerletme ihtiyacı hissetmedim. Oyun zaten her dakikada bir suratınıza yeni bir efsanevi kılıç ve beceri puanı atıyor.

Serinin ve özellikle de ikinci oyunun hayranı biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Assassin’s Creed: Origins benim içinin serinin en iyi olmuş. Ubisoft nihayet seriyi geri tutan dövüş mekanikleri ve düz görev yapısını geliştirerek, yaşanmış bir dünya üzerine olağanüstü bir oyun inşa etmiş. En ufak detayına kadar büyük bir özenle işlenmiş küçük kasabalar ve büyük şehirler, birçok sefer gamepad’i masama koyup monitörümde gerçekleşen görsel şöleni izlememe neden oldu. Anlattığı hikâyesi, dokusu ve Kleopatra, Sezar, Pompey, Ptolemy gibi tarihi karakterlerin hikâyedeki ağırlığı, Assassin’s Creed 2’deki Da Vinci’yle boy ölçüşür seviyede. Ubisoft’un iki senelik aranın arından Assassin’s Creed serisini kurtarmak için tek bir şansı vardı ve Origins’le bırakın kurtarmayı, tarihe adını altın harflerle yazdıracak bir oyun ortaya çıkarmayı becermişler

Artılar:

  • Her şehrin ve yerleşim bölgesinin kendine has bir mimari tarzı ve havası var.
  • Antik Mısır atmosferini çok iyi bir şekilde veriyor.
  • İçi dolu bir sürü yan görev var.
  • Ana hikâye her ne kadar klasik bir intikam hikâyesi olsa da yan karakterler ve atmosfer bir sonraki görevde neler olacağını merak etmemizi sağlıyor.
  • Sanat tasarımı ve görseller muhteşem.

Eksiler:

  • Dövüş sistemi önceki oyunlara nazaran gelişmiş olsa da hâlâ tam ideal noktada değil.
  • PC’de optimizasyon kabul edilebilir seviyede olsa da PS4 Slim’de hem yükleme süreleri çok uzun hem de performans sorunları var.
  • Açık dünya oyunlarından alışık olduğumuz bir iki animasyon hataları.

SON KARAR: Assassin’s Creed serisinin yeniden doğuşu harika bir şekilde oldu. Origins, ilham aldığı The Witcher gibi açık dünya oyunların ardından emin adımlarla ilerlemekte.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi buraya yazın